Paris Anlaşması Nedir?

Paris Anlaşması, 2015 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP21) kabul edilen ve 2016 yılında yürürlüğe giren tarihsel bir uluslararası iklim anlaşmasıdır. Anlaşma, 1992 yılında imzalanan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) kapsamını ve bağlayıcılığını çok daha ileri bir düzeye taşıyarak küresel ısınmayla mücadelede tüm ülkeleri ortak bir çatı altında toplamayı amaçlamaktadır. Temel hedef, sanayi öncesi döneme kıyasla küresel ortalama sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmak ve tercihen 1,5 dereceyle sınırlandırmaktır. Bu hedef, bilim insanlarının iklim değişikliğinin geri dönülemez eşiklerini aşmadan önce alabileceğimiz son önlem olarak nitelendirdiği kritik bir eşiği temsil etmektedir.
Anlaşmanın önceki iklim rejimlerinden en önemli farkı, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeleri kapsayan evrensel katılım ilkesini benimsemesidir. 1997 tarihli Kyoto Protokolü yalnızca sanayileşmiş ülkelere bağlayıcı yükümlülükler getirirken Paris Anlaşması, ülkelerin kendi ulusal koşullarına ve kapasitelerine göre belirledikleri katkı taahhütlerini esas alır. Bu gönüllülük temelli ama hesap verebilirlik mekanizmalarıyla desteklenen yaklaşım, anlaşmaya küresel ölçekte bir meşruiyet ve katılımcılık kazandırmıştır. Anlaşma, iklim finansmanı, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme konularında da net çerçeveler ortaya koyarak gelişmekte olan ülkelerin adaptasyon süreçlerini desteklemeyi hedeflemektedir.
Paris Anlaşması Hangi Ülkeleri Kapsar?
Paris Anlaşması, bugün itibarıyla 195’in üzerinde ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmış olup bu yapı onu tarihte en geniş katılımlı çevre anlaşması haline getirmektedir. Küresel sera gazı emisyonlarının tamamına yakınını üreten ülkeler anlaşmaya dahildir. Çin, ABD, AB ülkeleri, Hindistan, Rusya ve Brezilya gibi dünyanın en büyük ekonomileri de anlaşmaya taraf olmuştur. Dikkate değer bir istisna, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde 2020 yılında gerçekleştirdiği resmi çekilme kararıdır; ancak Joe Biden yönetimi 2021 yılında ABD’yi anlaşmaya yeniden dahil etmiştir. Trump’ın ikinci döneminde ise ABD’nin yeniden çekilme sürecini başlattığı görülmektedir.
Anlaşma, ülkeleri gelişmişlik düzeylerine ve tarihsel emisyon sorumluluklarına göre farklı yükümlülük çerçevelerinde ele almaktadır. Gelişmiş ülkeler, daha hızlı ve derin emisyon kesintisi taahhütlerinde bulunmak ve gelişmekte olan ülkelere yıllık 100 milyar dolar iklim finansmanı sağlamakla yükümlüdür. Az gelişmiş ülkeler ve küçük ada devletleri ise yükselen deniz seviyeleri ve aşırı hava olaylarına karşı en savunmasız konumda olmasına rağmen küresel emisyonlara en az katkıda bulunan taraflardır; bu nedenle anlaşma bu ülkelere özel esneklikler ve destek mekanizmaları tanımaktadır. Anlaşmanın evrenselliği, küresel iklim politikasında hiçbir ülkenin sorumluluktan azade kalamayacağı ilkesini uluslararası hukukun gündemine kalıcı olarak yerleştirmiştir.
Paris Anlaşması’nda 1,5 Derece Hedefi Ne Anlama Gelir?
1,5 derece hedefi, küresel ortalama sıcaklığın sanayi devrimi öncesi döneme (1850-1900 arası referans alınır) kıyasla 1,5 santigrat dereceden fazla artmaması gerektiğini ifade eder. Bu rakam sıradan bir istatistik değil; bilim insanlarının “güvenli eşik” olarak tanımladığı kritik bir sınırdır. IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 2018 tarihli özel raporuna göre, 2 derecelik ısınmaya kıyasla 1,5 derece senaryosunda mercan resiflerinin yüzde 70-90 oranında korunabileceği, deniz seviyesi yükselişinin 10 santimetre daha az olacağı ve aşırı hava olaylarının sıklığı ile şiddetinin belirgin biçimde düşeceği öngörülmektedir. Yani yarım derecelik fark, ekosistemler ve insan toplulukları açısından son derece büyük pratik sonuçlar doğurmaktadır.
Bu hedefe ulaşmak için küresel net karbondioksit emisyonlarının 2050 yılına kadar sıfıra indirilmesi, yani karbon nötrlüğün sağlanması gerekmektedir. Mevcut politika taahhütleri değerlendirildiğinde dünya, 1,5 değil 2,5 ila 3 derecelik bir ısınma yoluna girmiş durumdadır; bu da hedefin ne denli zorlu olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu hedefe ulaşmak; enerji sisteminin kömür, petrol ve doğal gazdan yenilenebilir enerjiye hızlı biçimde dönüştürülmesini, ormansızlaşmanın durdurulmasını, endüstriyel süreçlerin elektrifikasyonunu ve büyük ölçekli karbon yakalama teknolojilerinin devreye alınmasını gerektirmektedir. 1,5 derece hedefi, Paris Anlaşması’nın yalnızca bir semptomu değil, küresel ekonomik ve sanayi dönüşümünün tamamını yeniden yapılandıran ana belirleyici güçtür.
Paris Anlaşması Ülkeler İçin Hangi Sorumlulukları Getirir?
Paris Anlaşması’nın temel mekanizması, her ülkenin kendi ulusal koşullarını göz önünde bulundurarak hazırladığı “Ulusal Katkı Beyanları” (NDC: Nationally Determined Contributions) sistemidir. Her ülke, sera gazı emisyonlarını ne ölçüde ve hangi yollarla azaltacağını bu belgede ortaya koymakta ve belgeyi her beş yılda bir güncelleyerek daha hırslı hedefler belirleme yükümlülüğü taşımaktadır. Anlaşmada “artırım ilkesi” olarak bilinen bu yapı, ülkelerin zaman içinde giderek daha iddialı taahhütlere yönelmesini zorunlu kılar. Bunun yanı sıra her ülke, emisyon azaltım performansını şeffaf biçimde raporlamak ve bağımsız denetim mekanizmalarına açık olmak durumundadır; bu yapı, anlaşmanın küresel hesap verebilirlik çerçevesini oluşturmaktadır.
Ülkelerin sorumlulukları yalnızca emisyon azaltımıyla sınırlı değildir. Anlaşma aynı zamanda iklim değişikliğine uyum (adaptasyon) planları hazırlanmasını, iklim risklerinin ulusal politikalara entegre edilmesini ve özellikle gelişmekte olan ülkeler için iklim finansmanına katkıda bulunulmasını da kapsamaktadır. Kayıp ve hasar mekanizması, iklim değişikliğinden kaynaklanan ve artık önüne geçilemeyen zararların tazmin edilmesi meselesini uluslararası müzakere gündemine taşımıştır; bu konu, özellikle COP27 ve COP28 süreçlerinde en tartışmalı başlıklardan biri olmuştur. Ülkeler ayrıca iklim dostu teknolojilerin geliştirilmesi ve paylaşılması konusunda iş birliği yapmayı taahhüt etmekte, böylece ulusal katkılar küresel ortak bir eyleme dönüşmektedir.
Paris Anlaşması Şirketleri ve Sanayi Sektörünü Nasıl Etkiler?
Paris Anlaşması doğrudan şirketlere hukuki yükümlülük getirmese de devlet politikaları aracılığıyla ticaret dünyasını kökten dönüştüren güçlü dolaylı etkiler doğurmaktadır. Anlaşmaya taraf ülkeler, NDC taahhütlerini yerine getirmek için karbon vergileri, emisyon ticaret sistemleri (ETS), yenilenebilir enerji zorunlulukları ve fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması gibi düzenlemeleri hayata geçirmektedir. Bu politikalar, şirketlerin enerji maliyetlerini, hammadde tedarik yapılarını ve uzun vadeli yatırım stratejilerini doğrudan etkiler hale gelmektedir. AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) gibi araçlar ise karbon yoğun ürünlere ek maliyetler yükleyerek uluslararası ticaret koşullarını da yeniden biçimlendirmektedir.
Kurumsal yatırımcılar ve sermaye piyasaları da Paris Anlaşması’nın etkisiyle büyük bir dönüşüm içindedir. BlackRock başta olmak üzere büyük varlık yöneticileri ve emeklilik fonları, portföy şirketlerine iklim risklerini açıklamaları ve net sıfır hedefleri benimsemeleri yönünde baskı uygulamaktadır. TCFD (İklimle İlgili Finansal Açıklamalar Görev Gücü) çerçevesi ise iklim risklerinin finansal raporlamaya dahil edilmesini standart hale getirmektedir. Bunun ötesinde, Paris Anlaşması çerçevesinde büyüyen yenilenebilir enerji, elektrikli araç, yeşil hidrojen ve enerji verimliliği pazarları; erken hareket eden şirketler için devasa iş fırsatları yaratırken uyum sağlayamayan geleneksel sektörler “batık varlık” riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Kısacası Paris Anlaşması, artık yalnızca hükümetlerin değil, tüm ekonomik aktörlerin eylem planını şekillendiren küresel bir dönüşüm çerçevesidir.


